İçeriğe geç

Cumhuriyet şairi kimdir ?

Cumhuriyet Şairi Kimdir? Bir Şairin Değil, Bir Dönemin ve Bir Bilincin Peşinde

Bir şiiri okurken bazen tuhaf bir şey olur: Şairin söylediği birkaç kelime, insanın kendi hayatında yıllardır cevapsız duran bir soruya dönüşür. Bir dizeye bakarız; orada yalnızca aşkı, yalnızlığı, memleketi ya da ölümü görmeyiz. Kendimizi de görürüz. Peki gördüğümüz şey gerçekten bize ait midir, yoksa şiirin bize öğrettiği bir bakış biçiminin sonucu mudur?

Bu soru, “Cumhuriyet şairi kimdir?” sorusunu basit bir edebiyat tarihi sorusunun ötesine taşır. Çünkü burada yalnızca “hangi şairler Cumhuriyet döneminde yaşamıştır?” sorusunu sormayız. Aynı zamanda şu sorularla karşılaşırız: Bir şair içinde yaşadığı toplumun gerçeğini ne ölçüde temsil edebilir? Şiir hakikati anlatabilir mi? Bir şiirin ahlaki sorumluluğu var mıdır? İnsan, tarih ve toplum şiirde gerçekten “var olan” şeyler olarak mı görünür, yoksa dil tarafından yeniden mi kurulur?

Cumhuriyet dönemi Türk şiiri, tek bir şairin adıyla açıklanabilecek kadar dar bir alan değildir. Nâzım Hikmet, Ahmet Hamdi Tanpınar, Necip Fazıl Kısakürek, Cahit Sıtkı Tarancı, Ahmet Muhip Dıranas, Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday ve daha sonraki kuşaklar birbirinden oldukça farklı poetikalar geliştirmiştir. Anadolu Üniversitesi’nin Cumhuriyet dönemi şiirine ilişkin ders içerikleri de bu çeşitliliği açık biçimde gösterir; erken dönemden itibaren Nâzım Hikmet, Tanpınar, Necip Fazıl, Dıranas, Dağlarca ve Garip şairleri farklı şiir anlayışları içerisinde ele alınır.

Dolayısıyla Cumhuriyet şairi denildiğinde tek bir kişiyi aramak yerine, Cumhuriyet’in oluşturduğu tarihsel, toplumsal ve düşünsel atmosfer içinde şiirin kendisini nasıl dönüştürdüğüne bakmak daha anlamlıdır.

Cumhuriyet Şairi Kimdir? Önce Kavramı Tanımlamak

Cumhuriyet şairi tek bir isim değildir

“Cumhuriyet şairi” ifadesi, teknik anlamda tek bir şairin unvanı değildir. Daha çok 1923 sonrasında gelişen Türk şiiri içerisindeki şairleri ve şiir anlayışlarını ifade eden geniş bir kavramdır.

Bu dönemin şiiri birkaç ana damar üzerinden gelişmiştir:

  • Saf veya öz şiir anlayışı
  • Millî edebiyat ve memleketçi şiir
  • Serbest nazım ve toplumcu gerçekçi şiir
  • Garip hareketi
  • İkinci Yeni
  • 1960 sonrası toplumcu ve yeni gelenekçi şiirler
  • 1980 sonrası ve çağdaş şiir anlayışları

Bu çeşitlilik, Cumhuriyet şiirini tek bir estetik veya ideolojik kalıba indirgemeyi güçleştirir. Edebiyat araştırmalarında da Cumhuriyet şiirinin dönemlere ve akımlara ayrılmasının sorunları tartışılmış; özellikle ilk yılların şiir anlayışlarını yeniden sınıflandırmaya ihtiyaç olduğu belirtilmiştir.

Erken dönemde Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’den gelen estetik miras etkisini sürdürürken, Beş Hececiler ve memleket edebiyatı başka bir yön oluşturmuştur. Nâzım Hikmet’in serbest nazmı ise şiirin ritmini, biçimini ve toplumsal konumunu radikal biçimde değiştirmiştir. Daha sonra Garip hareketi şiiri gündelik dile yaklaştırmış, İkinci Yeni ise şiirin anlamla ilişkisini yeniden problemleştirmiştir.

Bu nedenle “Cumhuriyet şairi kimdir?” sorusunun en dürüst cevabı şudur: Cumhuriyet şairi, Cumhuriyet’in tarihsel deneyimini şiirin dili, biçimi ve düşüncesi içinde sorgulayan geniş bir şairler topluluğunun ortak adıdır.

Etik Perspektiften Cumhuriyet Şairi

Şairin topluma karşı bir sorumluluğu var mıdır?

Etik, en genel anlamıyla iyi, kötü, doğru, yanlış, sorumluluk ve eylem gibi kavramları inceleyen felsefe dalıdır. Şiire etik açıdan baktığımızda temel soru şudur:

Bir şair yalnızca güzel şiir yazmaktan mı sorumludur, yoksa yaşadığı dünyanın acılarına karşı da sorumluluk taşır mı?

Bu soru Cumhuriyet dönemi şiirinde özellikle Nâzım Hikmet üzerinden son derece görünür hale gelir.

Nâzım Hikmet’in toplumcu şiiri, insanı yalnızca bireysel bir varlık olarak değil, toplumsal ilişkiler içerisinde yaşayan bir varlık olarak ele alır. Cumhuriyet döneminde toplumcu gerçekçi şiirin gelişiminde Nâzım Hikmet’in belirleyici rolü olduğu ve 1940’larla birlikte bu anlayışın daha geniş bir şair topluluğuna yayıldığı akademik çalışmalarda da vurgulanmaktadır.

Burada Aristoteles’in poetik anlayışıyla ilginç bir karşılaştırma yapılabilir. Aristoteles için sanat, gerçekliğin basit bir kopyası değildir; insan eylemlerini belirli bir düzen içerisinde temsil eder. Şiirin değeri yalnızca ne söylediğinde değil, insan deneyimini nasıl anlamlandırdığında da ortaya çıkar.

Kant açısından bakıldığında ise sanatın ahlaki bir propaganda aracına indirgenmesi sorunlu hale gelebilir. Estetik deneyimin kendi özerkliği vardır. Bu açıdan düşünüldüğünde, bir şiirin “doğru düşünceyi” savunması onu otomatik olarak büyük şiir yapmaz.

Tam burada Cumhuriyet şiirinin önemli gerilimlerinden biri ortaya çıkar:

  • Şiir toplum için mi vardır?
  • Şiir kendi estetik özerkliğini korumalı mıdır?
  • Şair politik bir sorumluluk üstlenmeli midir?
  • Toplumsal acıyı anlatmak ile onu estetik bir nesneye dönüştürmek arasında etik bir sorun var mıdır?

Örneğin savaş, yoksulluk veya politik baskı üzerine yazılmış bir şiir, acıyı görünür kılabilir. Fakat aynı şiir acıyı romantikleştirme veya başkasının trajedisini estetik bir malzemeye dönüştürme tehlikesi de taşıyabilir.

Bu, günümüzde sosyal medya şiirlerinde bile karşımıza çıkan bir etik ikilemdir. Bir toplumsal felaket birkaç saat içinde binlerce paylaşımın konusu olduğunda, duyarlılık ile gösteri arasındaki sınır nerede başlar?

Tanpınar ve şiirin içsel etiği

Ahmet Hamdi Tanpınar’da ise bambaşka bir etik duyarlılık görürüz. Onun şiiri doğrudan politik çağrı yapmaktan çok zaman, bilinç, rüya, güzellik ve geçmişle ilişki kurar. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın edebiyat üzerine yayınladığı değerlendirmede Tanpınar’ın “halis şiir” arayışı, rüya ve hayal dünyasıyla ilişkilendirilir.

Burada etik, “şunu yapmalısın” biçimindeki bir ahlak öğretisine dönüşmez. İnsanın kendi iç dünyasına karşı dürüst olması da bir etik tutum olabilir.

Belki de Tanpınar’ın şiirindeki asıl etik soru şudur:

Geçmişimizle hesaplaşmadan kendimizi gerçekten anlayabilir miyiz?

Bilgi Kuramı Açısından Cumhuriyet Şiiri

Şiir bize neyi ve nasıl bildirir?

Epistemoloji, yani bilgi kuramı, “Neyi bilebiliriz?”, “Bilgi nedir?”, “Bir şeyi bildiğimizi nasıl anlayabiliriz?” gibi soruları araştırır.

Şiire epistemolojik açıdan bakmak ilk bakışta şaşırtıcı görünebilir. Çünkü şiir genellikle bilgi veren bir metin olarak düşünülmez. Oysa şiir, dünyayı nasıl gördüğümüzü değiştirebilir.

Bu noktada Cumhuriyet şiirindeki büyük dönüşümler son derece önemlidir.

Nâzım Hikmet, gündelik hayatın ve toplumsal gerçekliğin şiirin konusu olabileceğini güçlü biçimde gösterirken, Garip hareketi şiirsel dilin seçkinci sınırlarını daha da zorlamıştır. Orhan Veli, sıradan insanın gündelik deneyimini şiirin merkezine taşıyarak yalnızca şiirin biçimini değil, “şiire değer olan nedir?” sorusunu da değiştirmiştir. Cumhuriyet şiirinin gelişiminde Garip’in gündelik insanı ve dili öne çıkarması, ardından İkinci Yeni’nin daha özerk ve kapalı bir şiir dili geliştirmesi, bu epistemolojik değişimin önemli örnekleridir.

Gerçek nedir: Nâzım Hikmet mi, Tanpınar mı?

Bir an için iki farklı şiir anlayışını karşı karşıya getirelim.

Nâzım Hikmet’te gerçeklik çoğu zaman insanın tarihsel ve toplumsal varoluşuyla ilişkilidir. Fabrika, hapishane, emek, aşk, savaş ve gelecek aynı büyük gerçekliğin parçalarıdır.

Tanpınar’da ise gerçeklik daha çok bilinç, zaman, hatıra ve rüya üzerinden deneyimlenir.

Hangisi gerçektir?

Felsefi açıdan cevap, “ikisi de” olabilir.

Descartes’ın kesin bilgi arayışından Nietzsche’nin perspektivizmine kadar uzanan modern felsefi tartışmalar bize tek bir bakış açısından görünen dünyanın bütün gerçeklik olmadığını hatırlatır. Nietzsche açısından bilgi, mutlak ve tamamen tarafsız bir gözlemcinin ürünü olmaktan ziyade perspektiflerle ilişkilidir.

Bu düşünceyi Cumhuriyet şiirine uyguladığımızda önemli bir sonuç çıkar:

Bir şiir dünyayı yalnızca anlatmaz; dünyaya hangi açıdan bakılabileceğini de öğretir.

Bu yüzden şiir epistemolojik olarak dönüştürücüdür.

Bir insanın yoksulluğa bakışı, bir başka insanın bakışından farklı olabilir. Bir şehir birine tarih, diğerine yalnızlık, bir başkasına ise gelecek anlamına gelebilir. Şiir bu farklı bakışları görünür hale getirir.

Dilin gerçeği kurması

yüzyıl felsefesinde dilin gerçeklikle ilişkisi giderek daha fazla tartışılmıştır. Wittgenstein’ın dil üzerine düşünceleri, Heidegger’in varlığın dil ile ilişkisini ele alışı ve daha sonra Foucault’nun bilgi ile iktidar arasındaki bağlantıları üzerine çalışmaları, edebiyatı yalnızca “duyguları ifade eden” bir araç olarak görmenin yetersiz kalabileceğini gösterir.

İkinci Yeni bu açıdan özellikle ilginçtir.

İkinci Yeni’nin özerk, yoğun çağrışımlı ve zaman zaman kapalı dili, okuru “anlamı bulmaya” değil, anlamın nasıl üretildiğini düşünmeye zorlar. Cumhuriyet şiirinin tarihinde İkinci Yeni’nin başlangıçta dirençle karşılandığı, daha sonraki dönemlerde ise kanonik bir konuma yükseldiği yönündeki değerlendirmeler, edebi değerin sabit olmadığını da gösterir.

Burada Foucaultcu bir soru sorabiliriz:

Bir şiirin “anlaşılmaz” olduğuna kim karar verir?

Okur mu?

Eleştirmen mi?

Eğitim sistemi mi?

Edebiyat tarihi mi?

Yoksa belirli bir dönemin estetik normları mı?

Bu soru, şiirin kendisinden daha büyük bir meseleye açılır: Bilginin ve kültürel değerin kim tarafından üretildiği.

Ontoloji Açısından Cumhuriyet Şairi

Şiirde insan nedir?

Ontoloji, varlığın ne olduğunu araştıran felsefe dalıdır. “Ne vardır?”, “İnsan nedir?”, “Ben kimim?”, “Bir insanı insan yapan şey nedir?” gibi sorular ontolojinin temel alanına girer.

Cumhuriyet şiiri ontolojik açıdan okunduğunda, aslında sürekli aynı sorunun farklı biçimlerini sorduğu görülebilir:

Değişen bir dünyada insan nasıl var olabilir?

Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte yalnızca siyasal bir rejim değişikliği yaşanmadı; zaman, mekân, vatandaşlık, modernleşme, kadınlık, erkeklik, şehir, köy, gelenek ve gelecek gibi kavramların anlamları da yeniden tartışıldı.

Şiir, bu dönüşümlerin bireyin varoluşunda bıraktığı izleri kaydetti.

Tanpınar’ın zaman duygusu burada özellikle önemlidir. Geçmiş ile gelecek arasındaki sıkışmışlık, yalnızca tarihsel bir problem değil, ontolojik bir problemdir.

İnsan kimdir?

Geçmişinin toplamı mı?

Geleceğe ilişkin beklentileri mi?

Şimdiki anı mı?

Yoksa bütün bunların sürekli değişen birleşimi mi?

Heidegger’in insanın dünyaya “atılmış” varoluşuna ilişkin düşünceleriyle Tanpınar’ın zaman ve bilinç dünyası arasında doğrudan bir özdeşlik kurmak doğru olmaz; fakat iki düşünce alanı arasında verimli bir karşılaştırma yapılabilir. İnsan kendi varoluşunu boşlukta değil, tarih, dil, mekân ve ilişkiler içerisinde deneyimler.

Bu açıdan Cumhuriyet şairi, yalnızca toplumsal değişimi anlatan kişi değildir. Aynı zamanda değişen dünyada insanın kendisini nasıl yeniden tanımladığını araştıran bir varoluş gözlemcisidir.

Nâzım Hikmet, Tanpınar ve Orhan Veli: Üç Farklı Hakikat

Nâzım Hikmet: İnsan toplumsal bir varlıktır

Nâzım Hikmet’in şiirinde birey, tarih ve toplumdan ayrı düşünülemez. Toplumcu gerçekçi anlayışın temelinde insan, toplum ve üretim ilişkileri bulunur.

Bu şiir anlayışında özgürlük yalnızca bireysel bir duygu değil, toplumsal bir mesele haline gelir.

Tanpınar: İnsan zamanın içinde yaşayan bir varlıktır

Tanpınar’ın şiirinde ise zaman, hafıza ve rüya daha belirleyicidir. Geçmiş, bugünün karşısında duran ölü bir dönem değil; bugünü biçimlendiren canlı bir güçtür.

Bu nedenle Tanpınar’ın şiiri, modernleşmenin “ilerleme” anlatısına karşı daha karmaşık bir bilinç üretir.

Orhan Veli: İnsan gündeliğin içinde vardır

Orhan Veli ve Garip hareketi ise şiirin yüksek ve ayrıcalıklı konumunu sorgular. Sokaktaki insan, gündelik konuşma, sıradan nesneler ve küçük hayatlar şiirin konusu haline gelir.

Bu üç yaklaşımı şöyle düşünebiliriz:

  • Nâzım Hikmet: İnsan tarih ve toplum içinde vardır.
  • Tanpınar: İnsan zaman ve bilinç içinde vardır.
  • Orhan Veli: İnsan gündelik hayat içinde vardır.

Bu üç önerme birbirini dışlamak zorunda değildir. Aksine Cumhuriyet şiirinin zenginliği, insan varoluşunun bu farklı boyutlarını aynı edebiyat tarihinde buluşturmasından kaynaklanır.

Cumhuriyet Şiirinde Kanon Sorunu

Kim büyük şairdir?

Edebiyat tarihinin görünüşte basit fakat aslında felsefi açıdan zor sorularından biri şudur:

Bir şairi “büyük” yapan nedir?

Çok okunması mı?

Okullarda okutulması mı?

Eleştirmenlerin onu değerli bulması mı?

Başka şairleri etkilemesi mi?

Yoksa zamanın değişmesine rağmen hâlâ yeni sorular üretebilmesi mi?

Bu sorular bizi “kanon” kavramına götürür. Kanon, bir kültürün önemli ve temsil edici kabul ettiği eserler ve yazarlar bütünüdür.

Fakat kanon doğal biçimde oluşmaz. Eğitim kurumları, yayınevleri, eleştirmenler, akademi, kültürel politikalar ve okur tercihleri kanonun oluşumunda rol oynar.

Cumhuriyet şiirinin tarihine bakıldığında bunun değişken bir süreç olduğu görülür. Nâzım Hikmet’in belirli dönemlerde baskılanan şiirinin daha sonra yeniden dolaşıma girmesi ve İkinci Yeni’nin zaman içerisinde kanonik bir konuma yükselmesi, edebî değerin tarihsel olarak yeniden müzakere edilebildiğini gösterir.

Bu durum Foucault’nun bilgi ve iktidar ilişkileri üzerine düşünceleriyle birlikte okunabilir.

Bir şairin unutulması yalnızca şiirinin kötü olması anlamına gelir mi?

Ya da bir şairin okul kitaplarına girmesi onun estetik değerini otomatik olarak kanıtlar mı?

Belki de edebiyat tarihinin en önemli sorularından biri budur.

Günümüzde Cumhuriyet Şairi Olmak Ne Anlama Gelebilir?

Şiirin yeni kamusal alanı

Bugün şiirin dolaşım biçimi büyük ölçüde değişmiştir. Bir şiir kitabının yayımlanmasını beklemek yerine şiirler sosyal medya platformlarında, dijital dergilerde, video içeriklerinde ve çevrimiçi topluluklarda dolaşıma girebilmektedir.

Bu dönüşüm, Cumhuriyet şiirinin eski sorularına yeni biçimler kazandırır.

Örneğin algoritmalar hangi şiirlerin daha fazla görünür olacağını belirliyorsa, edebî değer ile görünürlük arasındaki ilişki nasıl değerlendirilecektir?

Bir şiirin milyonlarca kişiye ulaşması onu daha değerli yapar mı?

Ya da yalnızca birkaç kişinin hayatında derin bir iz bırakması, bir şiirin değerini anlamak için yeterli olabilir mi?

Burada çağdaş teknoloji, eski epistemolojik problemi yeniden üretmektedir: Bilgiye ulaşmak ile bilginin değerini bilmek aynı şey değildir.

Aynı durum şiir için de geçerlidir.

Bir şiiri görmek, onu anlamak değildir.

Bir şiiri anlamak, onu doğru yorumlamak anlamına da gelmeyebilir.

Belki şiirin gücü tam burada başlar: Bize kesin bir cevap vermek yerine kendi düşünme biçimimizi görünür kılmak.

Yapay zekâ çağında şair kimdir?

Günümüzde yapay zekâ sistemlerinin şiir üretebilmesi, “şair kimdir?” sorusunu daha da karmaşık hale getiriyor.

Bir şiirin estetik açıdan etkileyici olması, onu yazan öznenin insan olduğunu zorunlu olarak gösterir mi?

Eğer bir metin insan duygularına benzeyen imgeler oluşturabiliyorsa, burada gerçekten bir “duygu” var mıdır?

Bu sorular yalnızca teknolojiyle ilgili değildir. Ontolojik bir sorunla karşı karşıyayız:

Şiir için bilinç gerekli midir?

Epistemolojik soru ise şöyledir:

Bir şiirin insan tarafından yazıldığını bilmeden onu nasıl değerlendireceğiz?

Etik soru da hemen ardından gelir:

Bir yapay zekâ tarafından üretilen şiirin arkasındaki emeğin, verinin ve kültürel mirasın sorumluluğu kime aittir?

Böylece etik, epistemoloji ve ontoloji üç ayrı felsefe alanı olmaktan çıkar; tek bir çağdaş problem üzerinde birleşir.

Cumhuriyet Şairini Tanımlamak İçin Üç Felsefi Model

Etik model: “Ne söylemeliyim?”

Bu modelde şair, toplumsal dünyaya karşı sorumluluğu olan bir özne olarak görülür.

Temel soru:

Şiirim başkasının hayatına nasıl dokunuyor?

Nâzım Hikmet’in toplumcu şiiri bu modele güçlü biçimde yaklaşırken, farklı şairlerde etik sorumluluk bireysel dürüstlük, tarihsel hafıza veya insanın yalnızlığına tanıklık biçiminde ortaya çıkabilir.

Epistemolojik model: “Neyi biliyorum?”

Bu modelde şair, hakikatin sahibi değil, hakikatin farklı görünümlerini araştıran kişidir.

Temel soru:

Gördüğüm dünyanın gerçekten tamamını görebiliyor muyum?

Garip ve İkinci Yeni gibi birbirinden farklı hareketlerin şiirin diline ilişkin radikal yaklaşımları, bu sorunun estetik alandaki karşılıkları olarak okunabilir.

Ontolojik model: “Nasıl varım?”

Burada şiir, insanın dünyadaki varoluşunu araştırır.

Temel soru:

Değişen bir dünyada kendim olarak kalabilir miyim?

Tanpınar’ın zaman ve bilinç eksenli şiiri bu sorunun özellikle güçlü örneklerinden biridir.

Cumhuriyet Şairi Kimdir? Sonuçtan Çok Bir Başlangıç

“Cumhuriyet şairi kimdir?” sorusuna yalnızca bir isim vererek cevap vermek kolay olurdu. Nâzım Hikmet denebilirdi; çünkü serbest nazmın ve toplumcu şiirin en güçlü dönüştürücü figürlerinden biridir. Tanpınar denebilirdi; çünkü zaman, bilinç ve modernleşme sorunlarını şiirin iç dünyasına taşımıştır. Orhan Veli denebilirdi; çünkü şiirin gündelik hayatla ilişkisini değiştirmiştir.

Fakat bunların her biri eksik cevap olur.

Çünkü Cumhuriyet şiiri tek bir ses değildir.

Kimi zaman toplumsal adaletsizliğin karşısında yükselen bir sestir. Kimi zaman geçmişle gelecek arasında sıkışmış bir hafızadır. Kimi zaman sokakta yürüyen sıradan insanın sesidir. Kimi zaman anlaşılması güç bir imgenin içinde kaybolma deneyimidir. Kimi zaman ölümün karşısında sessizce duran bir insanın iç konuşmasıdır.

Cumhuriyet dönemi şiirinin tarihsel çeşitliliği de bunu doğrular: Saf şiirden toplumcu gerçekçiliğe, Garip’ten İkinci Yeni’ye ve 1980 sonrası deneysel yönelimlere kadar farklı poetikalar aynı geniş tarihsel çerçeve içinde var olmuştur.

Bu nedenle Cumhuriyet şairini belki şöyle tanımlamak daha anlamlıdır:

Cumhuriyet şairi, bir dönemin hazır cevaplarını tekrarlayan değil, o dönemin insanına “Sen kimsin, ne biliyorsun, neye inanıyorsun ve nasıl yaşamalısın?” sorularını yeniden sorduran şairdir.

Ve belki bu yüzden şiir hâlâ gereklidir.

Çünkü insan bazen bir tarih kitabında kendi hayatını bulamaz. Bir siyasi söylemde kendi korkusunu göremez. Bir felsefe kitabında kendi yalnızlığının sesini duyamaz. Fakat birkaç dize, hiç beklenmedik bir anda, yıllardır adını koyamadığı bir duygunun kapısını açabilir.

Benim için Cumhuriyet şiirine bakmanın en dokunaklı tarafı da burada başlıyor: Farklı şairlerin aynı dünyaya bakıp bambaşka gerçeklikler görmesi. Birinin gördüğü şey toplum, diğerinin gördüğü zaman, bir başkasının gördüğü yalnızlık olabilir. Fakat hepsi aynı insanlık sorusuna yaklaşır.

Yaşadığımız dünyanın bize söylediği şey ile bizim o dünyaya söylediğimiz şey arasında kim var?

Belki şair.

Belki okur.

Belki ikisinin arasında doğan o kısa, kırılgan an.

Ve geriye şu sorular kalır: Eğer şiir bize dünyayı başka türlü görmeyi öğretiyorsa, artık dünyayı eski hâliyle görmemiz mümkün müdür? Bir şairin hakikati, bizim hakikatimiz olmaya başladığında hâlâ yalnızca bir şiir mi okuyoruz? Ve en önemlisi, Cumhuriyet’in değişen yüzü içinde bugün yazılan bir şiir, gelecekte bugünün insanını hangi soruyla hatırlatacak?

Belki “Cumhuriyet şairi kimdir?” sorusunun gerçek cevabı, geçmişte bulduğumuz bir isim değil, geleceğe bıraktığımız bu soruların kendisidir.

Eksik h4 başlıkları ekleyerek yapıyı tamamla

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

mecidiyeköy escort
Sitemap
ilbet casino